27 Ekim 2010 Çarşamba

Gece, Lavabo ve Rüya...

Büyük, eski, kahverengi koltuğumda otururken dışardan gelen bir ses dikkatimi çekti. Belli ki bir kediyi hormonları ve üreme içgüdüsü ele geçirmişti. Umarsızca doğruldum. Eskiden, televizyonun durduğu yerin yeni sahibi fırınla göz göze geldim. 'Onu oraya koymakla iyi etmişim' diye düşündüm. Yoksa boş boş sehpaya bakmak zorunda kalabilirdim. Boş bir sehpaya bakmayı hiç sevmem! Gerçekten bu hiç sevmediğim bir şeydir. Fırının içinde güzel bir yemek olmasını dilemek yerine, fırından bir gök kuşağı çıkmasını diledim. Uzun zamandır gökkuşağı görmemiştim. Belki o güzel renkleriyle beni yeniden düşlerime döndürebilirlerdi. Ama küçük bir fırına gökkuşağının sığması çok aptalcaydı. Üstelik fırından bir gökkuşağı çıksa, muhtemelen ancak fırın kadar büyük olurdu. Halbuki fırınım mini bir fırındı ve bu kadar küçük gökkuşağıyla keyfim yerine gelmezdi. Aksine daha çok kızabilirdim. Gökkuşaklarını gökyüzünde severim. Bu yüzden o lanet fırından bir elma çıkmasını dilemeyi tercih ettim. Elmayı düşünmek neşelenmemi sağladı. Tekrar arkama yaslandım ve emektar koltuğumun beni içine gömmesine izin verdim. Dışardaki kedi hala bir eş bulamamış olmalıydı. Bas bas bağırıyor, gırtlaktan, garip sesler çıkarıyordu. Onun yerinde olmak istemezdim. Çığlık çığlığa bağırmadığım halde bir eşimin olmaması yeterince can sıkıcıydı zaten. Bir de bağırdığım halde kimse gelmeseydi büyük olasılıkla kendimi bir suya atar ve orda yüzen balıkları izlemeye başlardım. Bu sakinleşmemi sağlayabilirdi. Çünkü kızgınken çok tehlikeli olabiliyorum.
 Bir seferinde o kadar çok kızmıştım ki, tam bir saatimi koşarak geçirmiştim. Koşmak insanı rahatlatır. Bunu bir gazetede okumuştum. Her neyse, gazeteleri çok sevdiğimi söyleyemem. Hepsi kötü haberler ve reklamlarla doludur. Bence gazete okuyan insanlar kendilerini kültürlü sanmak isteyen ve bunu kanıtlamaya çalışan kompleksli insanlardır. Halbuki oturup bir fırın izleseler, çok daha yararlı olabiliceğini biliyorum. Bunu bilmem çok güzel. Eğer bilmeseydim büyük ihtimalle şuan gazete okuyor olabilirdim. Bu beni korkuttu -ki gazeteler beni hep korkutmuştur zaten. Korkmayı sevmem, bu yüzden kalktım ve banyoya gittim. Lavabonun içinde, metal, yuvarlak ve delikli bir şey var. Sanırım adına 'gider deliği' falan deniliyor. Adının ne olduğu beni gerçekten hiç ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, o deliklerin ellerimi ve yüzümü yıkadığım suyun evimi basmasını önlemek için, bütün suları alıp altımızdan geçen boruların içine göndermesi. Aslında bu da beni ciddi anlamda ilgilendirmiyor. Sadece evimi su basmasını istemem. Bu kötü olurdu. Islak bir ev rutubet kokar ve eğer halılarım ıslanmışsa, üzerinde yürürken çoraplarım da ıslanır. Islak çoraplardan tiksinirim. Kurularının hayatımda gerçekten çok özel bir yeri vardır ancak ıslak çoraplara asla tahammül edemem!
 Yüzümü yıkadıktan sonra suyun lavabodan akıp gitmesini izledim. Sonra o suyun borulardan geçip, pis kokan su birikintisine ulaştığını hayal ettim. Kendimi o birikintiye göndermek hiç de iyi olmazdı. Yüzümü yıkadığım su, az da olsa benim kokumu, -beni- taşıyor olmalıydı ve artık -ben- ve kokum binlerce başka insanın kokusu ve dışkısına karışmıştı-k-. Bu beni fena halde sinirlendirdi. Böyle bir şey kabul edilemezdi. Koltuğuma döndüğümde kedinin sesinin kesilmiş olduğunu duydum. Kedi için sevinmiştim, bir eş bulmuş olmalıydı. Kendimi kedinin yerine koydum. Şuan zevk dolu anlar yaşıyor olmalıydı. Ne kadar şanslı bir kedi. Onun yerinde olmak isterdim...
 Gözümü açtığımda, büyük, eski, kahverengi koltuğumda oturuyordum. Umarsızca doğruldum. Bütün bunlar bir rüya mıydı diye düşünürken, dışarıdan gelen bir kedi sesiyle irkildim. tekrar arkama yaslandım ve fırının içinden çıkan gökkuşağını keyifle izlemeye başladım...

Segah Beste Öner

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder